8 Şubat 2013 Cuma

hem sarhoşum, hem yastayım...


Bugün, büyük gün… Ayşenur’un doğum gününü kutlayacağız…

Her şey acı acı çalan telefonumu açar açmaz, o soluksuz sesin yersiz bir neşe içinde rutinimi allak bullak etmesiyle başladı:  Cnııım yarın akşam Kubilik Meyhanesi’nde doğum günümü kutlıycaaaz, kesin geliyosun bahane istemiorm, öptüm bay… 

Aramızda sarf edilen ‘canım’ların bolluğuna tezat, bir türlü yakın arkadaş olamadığımız Ayşenur’un, belirli bir doğum günü olduğundan dahi haberim yoktu.  Ancak ne yazık ki hediye hazırlığı için yeterli süre tarafıma tanınmış, hediyesiz gitmenin ayıp olacağı bir atmosfer yaratılmıştı.
Hediye hengamesi:
Soluğu en yakın AVM’de aldım. Kişi başına yaklaşık 2 AVM düşen şehrimde bu çok zor olmadı. Esas zor olan, hem Ayşenur’a hitap edecek, hem de şu sıralar sıkça artçı sarsıntılar yaşayan bütçemi sarsmayacak bir hediyede karar kılmaktı.
Hediye işinden oldum olası nefret ederdim. Tüm insanlık ile, benim kendilerine hediye almamam karşılığı onlardan hediye beklemeyeceğime dair bir sözleşmeyi gözüm kapalı imzalayabilirdim. O sıra tesadüfen gözüne çarpan ve ‘onu’ hatırlatan bir şey elbette hediye edilebilirdi, ancak sırf Ayşenur 30 sene önce bugün doğdu diye ona özel bir şeyler bulmaya çalışmak gücüme gidiyordu.
Belli ki yine zorlama bir hediye olacaktı. Mahcup ve bezgin bir şekilde, tüm kadın giyim mağazalarını hızlıca dolaştım. Sepetlere hallaç pamuğu gibi yığılmış sündür sündür zevksiz ve bir o kadar pullu kıyafetleri birbirlerinin ellerinden çekiştiren yırtıcı kadınların aralarından sıyrılarak, nispeten eli yüzü düzgün bir hırka paketlettim. Özellikle hediye seçme konusunda yerle bir olmuş özgüvenim sağolsun, seçtiğim hediyenin başarısını, onu paketleyen tezgahtar kızın yüz mimikleri ile test ettim. Eh, fena değildi…
Partiye gidiş hengamesi
Neredeydi bu Kubilik Meyhanesi? Allahtan Google Earth vardı. Yüce Google, bir tıkla, yeryüzündeki tüm Kubilik Meyhanelerini (1 adet sonuç bulundu) ekranıma dökmekle kalmayıp, bir de ‘beşer şaşar’ mantığı ile demek istediğimin gerçekten bu olup olmadığı konusunda beni sorguya çekti. Sorgulaması bir an öyle etkileyici bir hal aldı ki, gerçekten bunu mu demek istemiştim, bilemedim. Sanki ‘Yahu gerçekten bu Kubilik Meyhanesi’ne gitmek istiyor musun Allah aşkına? Yok yok… Sen başka bir şey demek istedin?’ der gibi bir hali vardı… Haklıydı, gitmek istemiyordum…
Tahmin edileceği üzere şehir merkezine yakın, park yeri olmayan, sıkış tıkış bir yerdi Kubilik Meyhanesi. Elbette, arabam yanaşır yanaşmaz davudi sesiyle ‘hoş geldin aaabem’ diyen kalın kaşlı, kirli sakallı, koca kafalı adama güvenip, park yeri bulması için arabamın anahtarını seve seve teslim edecektim. Şehla bakışları, uzun çenesindeki derin dikiş izleri ve ağzının kenarında ritmik düşeyazan cigarasıyla, insana daha ilk bakışta huzur ve güven aşılıyordu. Araba anahtarımı alıp gözlerden kaybolan bu dünya tatlısı adamın (o benim ayağıma sıkmadan) cebine azıcık para sıkmayacaktım da ne yapacaktım?
Kubilik Hengamesi:
Aklımı, kalın kaşlara emanet ettiğim arabamda bırakarak içeriye yöneliyorum. ‘Göt kadar makanı ne kadar sandalye ile doldurabilirsin’ bilmecesinin üstesinden başarı ile gelmiş mekan sahibi, yılışık gülümsemesi ile karşılıyor beni. Yüzünde daha fazla müşteri için, gerekirse sandalyeleri ters çevirip her birine 4’er müşteri oturtabilecek pişkinlikte ticari zekaya sahip bir şark kurnazının sinsi ifadesi var. ‘Ayşenur’ adına rezervasyonum olduğunu söyleyince doğum günü ekibinden olduğumu anlayıp etli ve kıllı işaret parmağı ile en büyük masayı işaret ediyor.
Bok varmış gibi erken geldiğimi anlıyorum. Dip dibe sıralanmış 30 adet sandalye ile bezeli upuzun bir masa var kıllı parmağın ucunda. İstemeyerek katıldığım organizasyonlarda dahi her zaman ‘erkenci‘ durumuna düşmeme sinirleniyorum. Daha da sinirlendiğim konu, benden daha erkenci konumda olanların niyeyse hep en haz etmediğim adamlardan oluşması. En sinirlendiğim mesele ise bu tip durumlarda mecburen onların yanına oturmak ve tüm geceyi böyle geçirmek zorunda kalmak. Sinirlerime hakim olarak mülayim ve özgüvensiz bir ‘iyi akşamlar’ dedikten sonra, her biri Ayşenur’un bir yaşını temsil eden sandalyelerden en sıkıcı tarafta bulunanın üzerinde yerimi alıyorum.

Akşamın hızlı geçmesine dair sabırsızlığım, daracık alanda elimi kolumu koyacak yer bulamamamla vücut dilime yansıyor. Masaya yasladığım dirsekler yanımdaki kareli gömlekli, kirpi saçlı, donuk adam için ayrılan alanın neredeyse yarısına tecavüz ediyor. Tecavüzcü dirseklerimi masadan çekip geriye yaslandığım vakit omuzlarımız öpüşüyor. Kirpi saçlıyla ten uyumumuz olmadığı oldukça açık. Huzursuzum…
Davetliler bir bir dökülüyor. Kısıtlı alanlarımızda onları her öpmek için kalkışımızda da masadaki sular da bir bir dökülüyor... Gelenler, herkesi tek tek öpmekte ısrarlılar. Erken kalkanın yol alacağının söylendiği bir dünyada, mekana erken gelenin mükafatı,  götü ile sandalyesi arasındaki teması düzenli olarak kesmek zorunda kalması oluyor. 
Vur patlasın çal oynasın:
Meyhane bu ya, rakılarımız, mezelerimiz geliyor. Küçücük birkaç tabak, 4 kişilik partiler halinde masalara saçılıyor hızlı hızlı. İlkin, küçücük porsiyonu kafasında dörde bölüp, kendi payını tabağına kibarca yuvarlayanların adil ve asil hareketlerini gözlemlemekle yetiniyorum. Ortada duran Sezar Saltasındaki hisselerini bile o kadar hassas hareketlerle ayırıyorlar ki, insanın ‘Sezar’ın hakkının Sezar’a teslim edildiğinden’ şüphesi kalmıyor. Balıklar gelene kadar, tabağımdaki minik lekelerle idare etmeye çalışıyorum. Bu tip durumlarda başvurduğum tek yol olan ‘ekmeğe abanış’ı topluluk önünde dikkat çekmemek adına dizginleme gayreti içindeyim.
Fasıl ekibi götün götün masamıza yanaşıyor. En kalabalık masa bizimki… En çok ekmek de buradan çıkar fikrinden hareketle, bizim gruba özel ihtimam söz konusu. Gösterilen ihtimam, daha çok her birimizin tek tek kulağının dibinde sağır edercesine klarnet üflemek ve darbukayı patlatana kadar tıkırdatıp, sabırları sınamaktan ibaret. Böylelikle topluluk önünde seyrine doyum olmayan bir dilemmanın temelleri atılıyor. Para versen ‘enayi’, vermesen ‘cimri’ konumuna düştüğün bir eğlence cümbüşünün içinde hapsoluyoruz…
İstek parçalar alınmaya başlandığı zaman, aramızdaki gizli yetenekleri keşfediyoruz. Bir ablamız masanın bir kenarından dalgalanıp duruluyor. Sonrasında çatlak sesiyle hepimizi İstanbul’un bütün meyhanelerini dolaşmaya davet ediyor. Sesinden ziyade, kendine güveni etkiliyor hepimizi. Daha çok bağırırsa, sesinin daha güzel çıkacağını umuyor(uz). Günlük hayatında Lady Gaga dinleyen, kafam kadar dore renk Dolce Gabanna çantası olan ablamızın, meğerse aynı kadeh aynı meyden ötürü bir tat alamayan, kaderin sillesini yemiş bedbaht bir aşık olduğunu sarsılarak öğreniyoruz.
Sanat müziğinin güzide eserlerini bir bir öldürüp, dönülmez denen akşamın ufkundan döner dönmez, hadi biraz eğlenelim diye Fatih Ürek’ten, Demet Akalın’a savrulup duruyoruz. Hepimizin oldukça kinlendiği sevgilileri olmuş olacak ki, ‘Allah belanı versin’ konseptli şarkılara, ellerimizle havayı kese kese, anırarak eşlik ediyoruz.

Garip olaylar zinciri:
Eğlence tavana vurup, enerji patlamaları yaşanmaya başladığında, aramızdan açıklanamayan bir fark edilme isteği ile sandalyesinin üzerine çıkanlar oluyor. Daha yüksekte dururlarsa daha çok eğleneceğini uman bu meczup davetliler, tuhaf hareketlerini yanlarındakilerle paylaşma ihtiyacı hissedip (yandaş toplama) onları da sandalye üstüne çıkmaya davet ediyorlar. Halbuki ‘Oturmaya mı geldik’ sorusuna net bir ‘Evet’ cevabı verilebilecek güzide yerler olmalıydı meyhaneler. Oralı olmak istemeyenler, benim gibi, cep telefonları ile oynayarak meşgulmüş ayakları yapıyorlar.

Neyse ki, bu sırada balıklar servis ediliyor. Masaya oyalanabileceğim bir şey gelmesinin heyecanıyla, rakımdan bir yudum alıp, çatalıma davranıyorum. O sıra tuhaf bir şeyler oluyor. ‘Dur!’ diyor tabağımdaki balık. ‘Beni de, kendini de burada ziyan etme! Beni yiyeceksen yakın bir arkadaşını ve rakını da yanına alıp, muhabbet dolu bir ortamda afiyetle ye ki, ruhumu huzur içinde teslim edebileyim. İkimiz de buraya ait değiliz, bunu sen de biliyorsun’ diye ekliyor. ’Fakat nasıl olur? Sen konuşuyorsun! Ve işin en ilginç yanı, oldukça mantıklı konuşuyorsun! ’ diyorum balığa. Yanıma alacağım sağlam bir arkadaş arıyorum, sağlamı bırak ayakta dik durabilen bulamıyorum.  Kaçış planlarım suya düşüyor. Haliyle benimle konuşan balığımı da yiyemiyorum.
Birden müzikler kesiliyor, ışıklar kararıyor ve ‘heeeepi bööörttdeeyyyy tuuu yuuu’ şeklinde hep bir ağızdan tezahürat ederek kıvılcımlar saçan bir pastanın masamıza doğru getirilişini izliyoruz. Ayşenur, klasikleşmiş bir doğum günü talihsizliği olan ‘kör bıçak vakası’nı 20 TL ile bertaraf ediyor. Tabağımdaki balık, yaş pastayı normalde her bıçağın kesmesi gerektiğini söylüyor. Fısıldayarak ona bunun bir racon olduğunu anlatıyorum.
Ay ne gerek vardıııııııı?:
Alınsak alınırız. Neredeyse hiçbirimizin hediyesi Ayşenur tarafından gerekli bulunmuyor. Bununla kalsa iyi, gerekliliği hediye sahibine soruluyor!
Aldığım sündür sündür hırka, diğer hediyeler ile kıyaslandığında, hak ettiğinden fazla tezahürat aldığı için keyifleniyorum. Hiç giyilmeyecek, belki ivedilikle değiştirilecek olduğunu biliyorum. Ancak suni de olsa, hediyelerime sevinen insanları seviyorum…
Evli evine…
Artık Ayşenur’un 30 yaş yorgunluğunu kendi üzerimde hissediyorum. Gözlerim kapandı kapanacak. Hesabı kapatıp, arabamın geri gelmesi ümidiyle kendimi dışarıya atıyorum. Uykulu gözlerim gecenin kör karanlığında bir çift kalın kaş arıyor…
İyi ki doğdun Ayşenur... Sağolasın Aaabemm!..
Sevgiler
Mert


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder