3 Ağustos 2014 Pazar

içimizdeki tatar çölü...






‘Hasta olduğun için değil, hayatta olduğun için öleceksin.’
Lucius Annaeus Seneca

‘Bir umuttur yaşatan insanı’ diye iddia eder Bulutsuzluk Özlemi, sazına davranmadan hemen önce. Belki de hayatın kendisinin bir ‘bekleyiş’ olduğunun en yalın ifadesidir o meşhur şarkılarındaki güzel nakarat.

Nasıl ki, varılacak yer, yolun nihai hedefi olmasına rağmen asıl olan yolun kendisiyse, en belirgin ve çıplak nihai hedef olan ölüme giden yolun ta kendisidir ‘hayat’ dediğimiz ölümlü… Doğduğumuz gün başlarız ölmeye. Doğmak, ölmenin ilk adımıdır ve hatta…



Peki bile bile her geçen gün öldüğümüzü, nasıl baş ederiz bu ölümlülük haliyle? Elbette en yalın ve en ilkel tepkilerimizle: Unutarak ve umutlanarak!

Uzunca bir otobüs yolculuğuna çıktığımızı düşünelim (ve bu yola hayat adını verelim) Yolun çekilmezliği ve sıkıcılığı ile nasıl başa çıkarız? Bazen kafamızı cama yaslar uyuruz ve yolda olduğumuz gerçekliğinde uzaklaşırız (unutmak). Ara sıra da vardığımız yerlerden hareketle güzergahımız boyunca varacak olduğumuz yerlerin ümidini besler, ‘az kaldı’ deriz kendi kendimize (umutlanmak). Peki hayat bir otobüs yolculuğu mudur? Belki de yukarıdan öyle gözüküyordur; kim bilir?

Hayat bir bekleyiştir gerçekten de. Uzun ve rutin bir bekleyiş. Hayatın kısalığından yakınanlar bürüt yerine net hesap yapanlardır. Evet, net hayat kısadır. Çünkü bürüt hayat, sıkıcı ve bitmek bilmez bekleyişleriyle çok yer kaplamaktadır. Umut, bu bekleyişin can suyudur.  Umutsuz bekleyiş, uzun sürmez. Her ne kadar Nietzsche, umudu kötülüklerin anası olarak tanımlayıp, işkenceyi uzattığını öne sürse de, umut etmeye kodlanmışızdır hepimiz; bekleyiş acılarımızı bir nebze dindirebilmek ve her şeyin değişeceğine, güzel şeyler olacağına inanabilmek için…

Unutmak ise, yalın gerçekliğe karşı istemsiz geliştirdiğimiz bir savunma mekanizmasıdır aslında. Bizi ve aklımızı korur. Unutmak yok saymaktır. Hiçbirimiz, ölümlü olduğumuz ve ölümün her an bizi bulabileceği gerçeği ile her gün yüzleşme cesaretine sahip değildir. Bu yüzden ölümsüz gibi yaşarız her günümüzü. Önümüzde daha bolca vaktimiz olduğuna inandırırız kendimizi. Böyle katlanırız totaliter hayat düzenimizin rutinlerine. Böyle teslim edebiliriz en değerli vakitlerimizi sabah girip akşam pestil gibi çıktığımız iş yaşamlarımıza gönül rahatlığıyla. Böyle yaşayabiliriz her günümüzü sıkılmadan tıpkı bir önceki gibi. Ve böyle koruyabiliriz kendimizi günümüzde ‘delilik’ olarak tanımlanan o sınırsız özgürlükten…

Unutma sürecinde miskinleşir, yaşama aktif katılımızı erteler ya da bitiririz. Keşfetmeyi, soru sormayı, risk almayı, araştırmayı, kısacası cesur olmayı beceremeyiz bir türlü. Ve hayat, gözlerimizin önünde ipliği sökülen yün kazak misali akar gider. Bu tekdüzelik, artık bizim düzenimiz haline geldiğinde ise, sadece ona sahip çıkmak ve korumakla yetinmeyip, ‘hayatını’ yaşamak isteyen bireyleri de köreltmek, sindirmek ve kendimize benzetmek için elimizden geleni yaparız. Mikro ölçekte aile içinde anne babanın evlatlarına, makro ölçekte kuralların, törelerin, sınırlamaların topluma dayattığı totaliter düzenin temel besin kaynağı da iste tam da bu reflekstir.

Ölümlülük, insanoğlunun yegane acizliğidir ve insanoğlu doğasındaki ego gereği acizliklerden hiç hoşlanmaz. Bir türlü çözüm bulamadığı bu zayıflığını, onu görmezden gelmeyle, yok saymayla defeder. 


Son zamanlarda okuduğum en etkileyici kitap olan Dino Buzzati’nin Tatar Çölü adlı romanı, işte tam da bu konuyu irdeliyor. İç karartıcı Bastiani Kalesi’ne tayin edilen ve başlarda bir an evvel kurtulmak istediği bu bunaltıcı düzenin, adım adım bir parçası haline gelen Drogo adlı teğmenin hazin öyküsü anlatılıyor. Drogo’da hepimizden bir şeyler bulmak mümkün. Hepimizi çepeçevre sarmalamış olan bekleyiş duygusunun yanıltıcı ve uyuşturucu etkisi, kullanılan dilin yalınlığından kayaklı bir çıplaklıkla suratımıza tokat gibi çarpıyor.

Belki de tüm bunları pek önceden görmüş olan Nikos Karancakis’in mezar taşına, kendi eseri Çileci’den alıntılanan şu satırların yazılması boşuna değildir:

‘Hiçbir şey ummuyorum, (Δεν ελπίζω τίποτε,)
hiçbir şeyden korkmuyorum, (Δεν φοβούμαι τίποτε,)
özgürüm. (Είμαι λεύτερος.)’

Buzzati’nin bu başyapıtını, çeşitli felsefi akımlar ve edebi eserlerle beslemek elbette mümkün. Tatar Çölü’nde kurgulanan totaliter düzen ve iç karartıcı rutin, Marquez Usta’nın Yüz Yıllık Yalnızlık’ta anlattığı nesiller boyu tekrarlanan olaylar dizisi ve yaşamın boşluğu fikrine yapılan göndermeler ile bir hayli örtüşüyor. İki eserde de görülen sade ve samimi anlatım dili, bir diğer ortak nokta. Varoluş felsefesi düşünürlerinden Sartre’yi, Camus’yü de unutmamak gerekir biraz daha derinlere inmekse niyet. Ancak tüm felsefi ögelerden uzak, düz bir hikaye olarak okunsa dahi, kahramanına üzülürken, kısıldığınız hayat kapanının kahramanınkinden çok da farklı olmadığı aydınlanmasını yaşadığınız, içinizi birkaç hamlede burkan bir kitap tadı kalıyor dimağlarınızda.


Birkaç alıntı ile iştahınızı kabartarak konuyu toplamak lazım gelir. Önemli olan hepimizin potansiyel bir Drogo olduğu ayrımına varmak ve kendi hayatımıza seyirci kalmamak için bir an evvel kolları sıvamaktır efendim…

Yitip gitmez ömür üzerine:
‘… Gençliğinin solmaya başlamış olmasına rağmen, inatçı bir yanılsama sonucu, yaşam bitmek bilmezmiş gibi görünüyordu gözüne. Ama Drogo, zamanın ne olduğundan habersizdi. Önünde tanrılar gibi, yüzlerce gençlik yılı olsa dahi, ona düşen pay, hep küçük kalacaktı. Oysa, onun önünde, tersine basit ve sıradan bir yaşam, cimrice verilmiş bir armağan gibi, yılları parmakla sayabilecek ve insan tanıyana kadar eriyip gidecek küçücük insani bir gençlik vardı…’

Zamanın akış hızı üzerine:
‘…Zaman, gitgide daha hızlı bir biçimde akıp gidiyordu; sessiz ritmi yaşamı parçalara ayırıyor, insan geriye bir göz atmak için bile duramıyordu. ‘Dur! Dur’’ diye bağırmak istiyor ama sonra bunun hiçbir yararı olmadığının farkına varıyordu. Her şey, insanlar, mevsimler, bulutlar, her şey kaçıp gidiyordu; insanın taşlara, bir kayanın tepesine, asılması da yararsızdı, yorulan parmaklar gevşiyor, kollar cansız bir şekilde düşüyor ve insan kendini bu çok yavaşlamış gibi görünen ama hiç durmayan ırmağa kapılmış buluyordu…’

Yalnızlık üzerine:
‘…İnsanın tek başına olduğu ve hiç kimseyle konuşamadığı zaman bir şeye inanması çok zordur. İşte tam o dönemde, Drogo, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını fark etti, birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde, diğerlerinin, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, bu yüzden acı çekmediklerini, ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti…’

Zamanın göreceliği üzerine:
‘…Bu on beş yıl dağlar için hiçbir şey ifade etmemektedir, kalenin surları açısından da pek önem taşımayan bir zaman dilimidir. Ama, insanlar açısından, her ne kadar bu yılların nasıl geçtiği tam anlaşılamamış olsa da, zaman kat edilmesi gereken uzun bir yol oluşturmuştur. Simalar, üç aşağı, beş yukarı hep aynıdır; alışkanlıklar, nöbetler, subayların akşamları birbirlerine ettikleri laflar hiç değişmemiştir...’

Sevgiler,
Mert

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder