3 Ağustos 2014 Pazar

geniş mezhep...


Tarih boyu dinler adına dökülen kan yetmemiş olacak ki, aynı dine mensup insanların dahi mezhep farklılıkları nedeni ile birbirlerinin canına kıydığı dönemleri yaşıyoruz şimdilere. Mezhep çatışmaları elbette yeni değil. Belki dinler tarihi kadar eski. Bugün Ortadoğu kan gölü. Yalnızca aynı mezhepten olmadıkları için topluca infaz edilen insanların haberlerini izliyoruz her gün. Bir bahar havası estirilerek diktatörlerin, yani eskinin yüce, şimdinin tu kaka insanlarının, alaşağı edileceği, kurak topraklarında özgürlüğün, demokrasinin yeşereceği bir devrim masalıyla gazlanan kitleler, topraklarındaki kaos ile kalakalmış durumda ne yazık ki.


Tam da istenildiği gibi işlerin kontrolden çıkması ile, aynı kaderin, aynı mahallenin insanları, birbirlerini boğazlayarak coğrafyayı sonsuz bir kargaşaya ve iç savaşa sürükledi. Gözümüzün önünde, burnumuzun dibinde oynanan bu böl-yönet oyunlarını izlerken, film izler gibi izlemekten ziyade, kendimize pay biçip, almamız gereken çok önemli dersler var elbette. Bunların başında birbirimizin inanç ve yaşam tarzlarımıza saygı duymak, toplumsal kutuplaşmalardan ve iç-dış manipülasyonlardan olabildiğince uzak durmak geliyor.

Geçmişimize şöyle bir bakıldığında, Alevi vatandaşlarımızı rencide edebilmek, onları çileden çıkarabilmek için hemen her şey layıkıyla yapıldı herhalde. Alevilerin ibadethanesi cem evleri için zamanında söylemediği kalmayanlar ( ucube, terör yuvası, cümbüş evi… vs.), şimdilerde de tepeden bakan bir üslupla, karşısındakini aptal yerine koyarcasına: ‘haydi sizin cem evlerini bizim camilerle birleştirelim ne dersiniz?’ gibi buram buram asimilasyon ve birleştirmeden çok ayrıştırma kokan parlak bir proje ile çıkageldi.

Yeni bir ‘açılım’ başlığı ile Aleviliği bir mezhepten ziyade bir ‘tarikat’, cem evini inanç ve kültür merkezinden ziyade bir ‘tekke’, maaş bağlamayı önerdikleri dedeleri ise birer ‘devlet memuru’ haline getirmek istenerek, yapar gözükürken yıkma örneklerinden biri sergilendi. İnançlı olan herkesin her yerde ibadet edebileceği serbestisini tanıyan kucaklayıcı bir dinin mensupları için, oldukça içten pazarlıklı bir yaklaşım gibi sanki… İnsan ne kadar temiz kalple yaklaşmak istese de yüzlerdeki o bıyık altı gülmeleri görmezden gelemiyor.

Az önce belirttiğim açılım kisvesi altındaki oldu bitti projesi, beni 16.yy İngiltere'sine götürdü. (Hoppalaa?) Hazır mezhepler söz konusu iken, bakınız VIII. Henry neler neler yapmış:

Bir kere Henry Tudor’u iyi tanımanız ve ne büyük bir ego sahibi olduğunu bilmeniz açısından kendisinden bir alıntı ile konuya başlayayım:

‘ Bizler, Tanrı’nın inayetiyle İngiltere’nin kralıyız. Ve tarihte Tanrı’dan başka hiçbir şey, İngiliz krallarından daha üstün olmamıştır’

E tabi o zaman millet iradesi yok. Adam kral! Amca ne koysa gidiyor yani. Ne koyulsa gideni milli iradelerden ise hiç bahsetmeyeceğim, korkmayın. Konumuz İngiltere Krallığı!




VIII. Henry’i bir zamanlar ülkemizde de gösterilen Tudors dizisinden bilenleriniz vardır belki. (Kanuni zamanını, Demokrat Parti dönemlerini, 80’li yılları ve hatta klasik Türk edebiyatı eserlerini dizilerden takip edip öğrenen, spoiler duyunca ‘sonunu söyledin yaaa, inanmıorm yaneee!’ diye sinirlenen bir neslin evladı olarak VIII. Henry’i Tudors dizisindeki başrol oyuncusu Jonathan Rhyes Meyers sanmanın bana hiç de tuhaf gelmediğini belirtmek isterim.) Belki bilenler de konunun bugünkü Alevi-Sünni polemikleri ile ilgisini merak ediyordur. Eh, merak olmasa okunur mu bunca yazı? Değil mi ama? (Nasıl toparlayacağım korkusu kendini alttan ufak ufak hissettirmeye başladı, neyse bağlayamazsam kusura kalmayın)

Şimdi bizim çapkın Kral Henry, bereket versin, 6 kere evlenmiş. Karılarının akıbetine şöyle bir bakınca, çok da uğurlu bir adam olduğu söylenemez. Pek çoğunun kellesi kesildi neticede.  İktidarı döneminde 72.000 kişiyi idam eden bir adam için çok da çarpıcı bir bilgi olmasa gerek.  En meşhur karısı Anne Boleyn’in kafası kesilirken tenis oynayan bir adamdan bahsediyorum vesselam.


Neyse, Kral Henry, 42 yaşına gelen karısı Catherine’den artık bir erkek çocuk doğurma ümidi kalmadığını anlayınca gözünü başka çöplüklere çevirir. Ne yapıp edip bu evlilikten kurtulmalı, soyunu devam ettirebileceği başka sulara yelken açmalıdır. Boleyn kızı da fena hatun değildir hani. Ancak o işler de o kadar kolay değildir. Ortada ömür boyu sürmesi gereken bir Katolik nikahı vardır ki, çok baş ağrıtır. Yani gençler konuşmuş anlaşmış gibi bir durum yok. Yengemiz Catherine’in arkası sağlamdır. (Muhit anlamında. Diğeri için buradaki fotoğraftan pek bir şey söyleyemiyorum. Neticede tarlatan çok yanıltıcı olabiliyor) Kendisi Kutsal Roma-Cermen İmparatoru Şarlken’in teyzesidir. Şarlken ise Katolik Papalığın hamisi yani, boru değil. Mesele kutsal Katolik ittifakını korumak… Yok öyle anlaşamadık, boşanalım falan…

‘Bana ne lan, o onun kaynı, bu bunun şeysi, yok ayıp olur, yok Katolik kilise ıvır zıvır.. bi daha mı gelicem lan dünyaya? Ben yeni karı istiyom!’ diye tutturan bizim Henry, ‘Bizi boşa hemen!’ diye gider papanın başının etini yer. Papa zorda. İki ucu boklu değnek. Henry’i bir miktar yapma, etme diye oyaladıysa da artık köşeye sıkışmıştır. Papa’dan hayır gelmeyeceğini anlayan Henry, burnunun dikine ya da bir şeylerin doğrultusuna gitmeye karar verir ve Anne Boleyn ile daha Catherine’den boşanmadan evlenir. E tabi, Papa küplere biner. (bkz. kutsal küp) Çaaat! Henry’i Katolik mezhebinden aforoz eder! Vay efendim sen misin bana bunu yapan, beni tanımayanı ben hiç tanımam uleeen nidaları ile Henry de Papa’ya hareketin kralını gösterir ve koskoca İngiltere, bir adamın uçkur davası yüzünden Katolik Kilisesi ile yani Roma ile tüm bağlarını keser. Katolik İngiltere hoooop, olur size Protestan İngiltere. İngiliz papazlar, Henry’e bağlılık yemini edip, Katolik mezhebinden vazgeçerler, Katolik manastırları kapatılır. Roma için ayrılan paralar İngiliz hazinesine aktarılır, bizim Henry sermayesine sermaye katar falan filan…

Böylesi gayri-ciddi bir inatlaşmadan doğan bu restleşmenin, günümüz İngiltere’sinin temellerini atması ve bu dönemin tarihe English Reformation olarak geçmesi de konunun bir başka tarafıdır. İngilizce İncil okumanın bile ciddi şekilde cezalandırıldığı bir dönemde, kutsal Roma’ya posta koyan Henry sayesinde, İngiltere, anadilinde ibadet etmeye başlamış ve her haliyle İngilizleşmişti.

Henry, kiliseye açtığı savaş açısından elbette bir Martin Luther değildi. Ancak kişisel sebeplerle de olsa ülkesini Katolik Kilise’nin boyunduruğundan kurtarıp istemeden de olsa aydınlanmanın yolunu açmıştı.

Demem o ki, mezhep çatışmaları, genellikle siyasi, ekonomik hatta Henry’de olduğu gibi bazen oldukça kişisel çıkarlar (bkz: uçkur) üzerinden fişteklenen, ve neticede bu mezhebe ya da inanca mensup masum ve iyi niyetli kişilerin iyi durumda rencide edildiği, kötü durumda ise katledildiği çatışmalardır. Bu farklılıkları bir kültürel zenginlik olarak kucaklamayıp, çatışmalar ve ayrıştırmalar üzerinden siyaset yürüten vicdansızların oyunu ise yalnız ve yalnız sağduyu ve farklı inançlara duyulan saygı ile bertaraf edilebilir. 

Sağduyunun ve saygının galip geldiği çatışmadan uzak günler temennisiyle….

Sevgiler
Mert

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder