1 Kasım 2013 Cuma

1 yaş...

Tıp tıp atan bir kalp gördüğümü hatırlıyorum ekranda... O an yaşadığım heyecanı ve şaşkınlığı anlatmam güç... Heyecanım, bir cana vesile olabilmekten, şaşkınlığım, anatomi cahilliğimden...

Nasıl yani? demiştim kendi kendime... İnsanın ilk kalbi mi oluşur? Elbette dört oda bir salon bir kalp değildi ekrandaki. (cehaletin pekiştirimi: ‘odacık’ ile ‘oda’ kelimelerini bir tutmak) Ama o küçücük hücre topluluğuna kan pompalayan bir şey vardı işte. Sesini bile dinletmişti doktor. Hızlı hızlı atıyordu, daha çok işi olduğunun bilincinde.

Yalın ve can yakan gerçeklerin bir basur sızısı gibi her saniye kendini hissettirdiği ve içimde mahsur kalan heyecanları, hayalleri bir bir ezerek öldürdüğü bir coğrafyada yaşamamdandır herhalde, mucizelere inanmayı çok çok önceleri bırakmış bendeniz, o gün hazırlıksız yakalanmıştım. Bu bir mucizeydi! Hepimiz bir mucizeydik. Ne anatomi, ne evrim, ne genetik bilim… Buz gibi mucizeydi işte ekranda gördüğüm! Rasyonalizmin tekdüzeliğinde kıvranan bu zavallı adamı kolundan tutup çekip çıkaran ve harikalar diyarının anaforlarına sürükleyen milimetrik bir kalp!

İşte her şey bu milimetrik kalp ile başladı...
O dokuz ay geçmiş, seni aramıza katmış, üstüne 1 yıl daha geçmiş, bak sen şu işe…
Çok klişe olacak ama artık yaşlandığımı idrak edebiliyorum. Oldum olası karşılaştırmalı deneyimlerin, ampirik yaklaşımların, hep daha kolay sindirildiğini düşünürüm. Gözünün önünde her geçen gün büyüyen, gelişen bir insan… Diğer tarafta her geçen gün biraz daha yavaşlayan metabolizma, seyrekleşen saçlar, yaşlanan, sarkan, çöken bir vücut…

‘Nasıl olur hocam? İlk aylar zor olur, sonrasında rahatlarsınız gibi bir yorum hatırlıyorum ben?’
‘……..’
‘Hocam?!?...’
Sabit bir vücudun, müteharrik olana kıyasla son derece kolay kontrol altına alındığı detayını atlamışım.

Evet, artık osurduğunda evde havai fişekler patlatmıyoruz ama biraz göt üstü oturabilmen/oturabilmek için sana yalvaran gözlerle bakar hale geldik. İşin kötüsü, beceriyorum sandığın hiçbir hareketi aslında tam olarak becerememen. Yani sen emekleyip bir mindere tırmanarak ayağa kalktıktan sonra ellerini bırakıp spin atabileceğini zannederken, o spini düştüğünde tutalım diye bizler sana doğru atıyoruz. Yemek desen ağzına tıkıştırdığımız yemekleri püskürtme şöleninden ibaret.

Olgunluk bizde kalsın diye yüzüne gülümseyip alkışlıyoruz ama çok açık konuşayım, olmuyor… Çok alkış aldığından (ve hatta alkışlara kendin de katıldığından) bir zafer sarhoşluğu içinde kendini oldukça başarılı buluyor olabilirsin, ancak maalesef. Biz olmadan işin zor, ben sana diyeyim. (Ara sıra daha doğar doğmaz ayağa kalkıp koşan yavrularla bezeli vahşi yaşam belgeselleri izlediğimde neden benim oğlum böyle diye hayıflanıyorum. Bir zebradan neyi eksik? Neyini eksik ettik doktor?)

Senin hayatın şu aralar yeme-uyuma-sıçma kısır döngüsünden ibaret. Bunu anlarım, daha 1 yaşına anca girdin. Ancak bizim hayatlarımızın da giderek aynı basit seviyeye indirgenmesi bünyede biraz endişe yaratıyor haliyle.
Neler mi değişti hayatımda bu süreçte?

Hmm bi bakalım…

Omuzlara yüklenen ‘ben artık bir babayım’ başlıklı sorumluluk külçeleri, sınırlı ve düzeyli alkol kullanımı, sırıtılarak sevimli bir ifade verilmeye çalışılan ‘gece arkadaşlarla çıkıcaz’ sözlerinin ‘Ben sorumsuz bir hayvanım, Allah da benim belamı versin’ algısı yaratması, ev merkezli pısık bir yaşam, düzenli uykusuzlukların doğal neticesi düzensiz uykular, ‘Baba olmak nasıl bir duygu? ehe ehe!’ gibi sorulara verilmeye çalışılan mantıklı ve düzeyli cevaplar, dilimizden anlamayan ve bunu bizim bir eksikliğimiz zanneden bir bakıcı ile yaşamayı öğrenme, sekteye uğrayan spor yaşamı sonrasında kendini hafiften belli etmeye başlayan bir göbek, günlük yaşamın olmazsa olmazı: rutin bebe mağazası ziyaretleri…

Eh, yaşamak denirse…

Sanırım buldum! Sen hayatımıza girdikten sonra, içimizde birden beliren ve senin için her şeyi yapabileceğim, her türlü özveride bulunabileceğim, ölümü düşünmeden göze alabileceğim dürtüsünü oluşturan kavramın bilimsel adına sonunda ulaştım… Alturizm! Aslında dini veya sosyolojik anlamlarda kullanılan bir tanım. Bencilliğin tam karşıtı: Bensizlik! Hiçbir çıkar gözetmeksizin, karşındakinin iyiliği ve refahı için çabalamak…
Normalde dediğim gibi, ebeveynler için pek de kullanılan bir kavram değil. Daha çok, görev ve bağlılıklarını sorgulamadan kendini o kavrama (Tanrı, kral, hükümet veya başka bir kolektif) adamak anlamında kullanılıyor. Hatta en iyi örneklerden biri de kendilerini ön planda tutmadan kolonilerinin çıkarları için yaşayan karıncalar! Biz ve bizim gibi pek çok anne-baba, bunu evinde mikro bazda uygulamaya döküyor içgüdüsel olarak. Yani anarşist ruhlu bir adamı dahi alturist bir köle haline getirmek çok kolay. Ver eline çocuğu, bitsin herif! Sistemi eleştiren, başkaldıran, direnen birisi, 9 ay 10 gün gibi kısa bir süre içinde ‘Efendimiss acıkmış… Kıymetlimisin altını değiştirmek lasım…’ gibi bir hale bürünebiliyor. Küçük bir gülümseme alabilmek için şekilden şekle girilerek en baba kral soytarısına taş çıkarma durumlarına girmiyorum bile…

Çok mu ağladım? Ağlarım çünkü işin güzel tarafları komik değil. Bilakis çok derin. Onlardan bahsedersem boğulur giderim bu satırlarda.

Bakışlarında her geçen gün daha da derinleşen anlam, kapıdan girdiğimi gördüğünde beni kahkahalar içinde karşılaman, o küçük ellerle bana sarılman, yavaş yavaş iletişim kurmaya başlamamız, göğsümde uyuyakalman, topak topak ayaklar ve titrek bacaklarla ayakta durmaya çalışman, kısacası seninle geçen her saniye yapılan tüm fedakarlıkları fazlasıyla meşru kılıyor zaten. Senin tek bir gülümsemen için yapmayacağım maymunluk yok. Zaten yapıyorum, oradan biliyor olmalısınıs kıymetlimiss…

Ben benden geçeli bir yıl olmuş…
İyi ki doğdun bücür…

Koloni karıncası baban.
Mert

2 yorum:

  1. Çok hoş..Tebrik ederim..Dünyanın en güzel hediyesi derler ''evlat'' için..Demek ki öyleymiş..mutluluğun resmi''budur''..,sözün bittiği yer..Ebru

    YanıtlaSil
  2. Ege 'nin yerinde olabilmek istedim bir an.. Sonra geçti :)) İyiki varsın, iyiki senin gibi bir babası var.

    YanıtlaSil