Savaş filmlerinde yakınına bomba düşen askerlerin kulağındaki çınlama misali, tam da üzerime yediğim bombadan sonra, kulağımdaki uğultu eşliğinde uzun uzun ciddi açıklamalar yapan dudaklarını izlemişim…
Ne çok maskemiz var şu hayatta… İnsan daha yatağında uyanır uyanmaz maskelerini bir bir takmaya başlıyor. Her ortama, her duruma göre, bulunduğu kabın şeklini alan sıvı misali şekilleniyoruz. Evde ayrı, aileyle ayrı, arkadaşlarla ayrı, sanal dünyada ayrı, hele iş dünyasında apayrı insanlarız. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Hayat, bir pazarlamadır. Elbette ki bu pazarlamanın içinde satmaya en hevesli olduğumuz malzeme bizzat kendimizdir.
İrtica tehlikesi ya da dinin elden gitmesi kaygısı, siyaseten kaşımaya çok açık meseleler olarak tarih boyu önümüze ısıtıla ısıtıla sunulmuştur. Ne yazık ki, siyasi mecralarda, muhafazakarlar yeniliğe, çağdaş yaşama kapalı ucubeler, çağdaş yaşamı benimsemiş insanlar, dinsiz, halktan kopmuş, örfüne adetine ihanet eden bir grup ahlak yoksunu olarak tanımlanmıştır...
...Tuvaca, dünyadaki pek çok küçük dilden biri. Yedi milyarlık dünya nüfusunu oluşturan insanlar, 7 bin civarında dil konuşuyorlar. Rusya’daki Tuva dilini konuşanların sayısı ise yalnızca 235 bin.
Tuvalılar, geçmişin önlerinde uzandığına, geleceğin arkalarında kaldığına inanıyorlar. Onlar için ‘gelecek’, ‘geri gitmek’ anlamını taşırken, ‘geçmiş’, ‘ileri gitmek’ anlamını taşıyor.
Ortaokul son sınıftayım. Tahtada kel kafasını seyrelen yağlı saçları ile kısmen örtebilmiş, kolormatik gözlük - pötikare ceket kreasyonunda ısrarlı geometri hocamız, her daim ıslak dudaklarını yalayarak bizlere meşhur Pisagor Teoremi’ni anlatıyor.
Projektörle yansıtılmış kocaman bir meme vardı perdede….
Şişkin karınları sınırları zorlayan yaba ayaklı, paytak kadınlar ve onlardan kalan yerlere sıkışmış telaşlı kocaları ile tıka basa dolu bir sınıfta, perdedeki devasa memeye bakıyorduk hep birlikte … Eğitimi veren hemşirenin, ‘korkacak bir şey yok’ vurgusuna tezat, endişeli yüzlerve‘sorum geldi’ ifadeleri hızla artmaktaydı. Telaşlanmaya, korkmaya hiç gerek olmadığının defalarca dikte edildiği bu havasız ortamda, insan başına gelecekler için işkillenmeden edemiyordu...
Hayvan rızası efsanesinin post-Darwinci bir uyarlaması…
‘… Evcilleştirme, evrimsel bir gelişimdir. Ancak bu, insanların on binlerce yıl önce hayvanlara dayattığı bir düzen değildir. Bilakis evcilleştirme, bilhassa fırsatçı olan bazı türlerin, kendi kendilerine değil, insanlarla birliktelik kurarak yaşamlarını sürdürme ve gelişim sağlamanın daha muhtemel olduğu Darwinci deneme - yanılma yöntemi vasıtasıyla keşfettiğinde gerçekleşmiştir. İnsanlar, hayvanlara yiyecek, içecek, barınak sağladı, hayvanlar buna karşılık insanlara süt, yumurta ve et verdi. İnsanlar ile hayvanlar arasında yapılan bu anlaşmanın, hayvanlar açısından en azından şimdiye kadar gayet verimli olduğu aşikar… ‘
Duvarında nedense kilim asılı salaş bir kebapçının yere yakınlıkta sınır tanımayan taburelerine çömeşmiş, oturuyoruz. Hafif sıçrasak kıçımıza kaçacak gibi duran taburelerde, rahatımızın yerinde olmadığı, eğrilen ortopedilerimizden açıkça gözlemlenebiliyor. Yaşken eğilmeyen ağaçlar gibi zorlanıyoruz. Şehirli züppe sakilliği üzerimizde, dizlerimiz ağzımızda, bizimle ilgilenmelerini, sipariş almalarını bekliyoruz…